Rize candır,
Rize vatandır
Pertunçun suyu, cenlipos havasıdır.
Yaprağın yeşili, suyun mavisidir.
Yıldızların çokluğudur..
Rize hasrettir,Rize Gurbettir,
Rize özlemdir,firaktır
Memlekettir rize, tarihtir.
Yorgunluktur, yağmurdur çamurdur,
Golivadır, lazuttur..
Mettir Rize, hemde bineğine..
Memlekete Hasret
Prince of Persia: The Sands of Time

160 gündür istediğimi değil de istenileni izlediğimden midir bilmem, sinemaya aç döndüm askerden..(askerlik görevimdeki en büyük isyanımdır gelibolu garnizonunda tek bir salonun bile olmaması).. En çok da koca salonda tek başıma dünyadan kopup da film izlemeyi özlemişim..(tamam mübalağa yapıyorum, başka özlediğim şeyler de var fakat bunu da az boz özlememişim:)
Evden Iron Man’a niyetlenerek çımış olsam da, pers afişini görünce ve saati de daha yakın olunca öncesini hiç araştırmadığım bu filme girmiş bulundum..
Baş roldeki Jake Gyllenhaal’ı en sevdiğim filmlerden biri olan October Sky’dan iyi tanıyodum..Severdim de keratayı, hala unutamam o roketçi çocuğu ve sonunu büyük bir hüzünle izlediğim October Sky’ı..
Ama o küçük Jake büyümüz, karşımıza Destan olarak çıkmış.. İyi de kıvırmış dövüş sahnelerini, epey de yakışıklı bi biraderimiz olmuş.. En güzel tarafı ise film her ne kadar doğa üstü öğeler içerse de bunun abartılmamış olması.. Dastan kardeşimiz hoplayıp zıplasa da Battal ve Neo görmüş bir nesil olarak fazla garipsemedim..
Ben Kinsley (Nizam) ki çoğumuz tanır, filmde yine adiliğini yapıp Dastanı satsa da, oyunculuğunu kritik yapacağımız kadar gözükmüyor filmde..
Gelelim zurnanın zırt dediği yere Tamnia (Gemma Arterton)… İşte o zırnanın zırt dediği yeri görmek için bile gidilir bu filme:)
Tanıyanlar bilirler ki mutlu sonları hiç sevmem, birkaç kişiyi öldürmeden, sevenleri ayırmadan biten filmlerden pek haz etmem.. lakin filmin sonunda Tamnia’nın Dastanın ellerinden düştüğü anda yüreğim burkulmadı değil, bu filme bu son yakışmadı diye düşündüm.. Ki heralde senarist de benle aynı düşünmüş:)
Vel hasıl.. Askerlik sonrası ilk seansımın böyle kaliteli bir filmle olması nedeniyle rahat uyuyacağım sanırım bugün..
Bu arada Hollywood un tarih bilgisi yine beni şaşırtmadı.. Yapacaklarını yaptılar ve Haşhaşilerin şeklini şemalini, karakterlerini kendilerince yine yordular.. Haşhaşilere rüşvet verdirebilen Bob Amcayı tebrik etmeyi de görev bilirim:)
KİMlik
Bir adam gördüm, bir kapının önünde oturmuş düşünüyordu.
Saçı sakalı birbirine karışmıştı.
Üstü başı perişandı.
Kafasını belli bir ritimle iki yana sallıyor, arada bir kimsenin anlamadığı bir şeyler mırıldanıyordu.
-Kim bu adam, diye sordum.
-O bir meczup, dediler ve anlattılar hikâyesini.
Şimdi önünde oturduğu o kapıyı çalmış günlerden bir gün.
İçeriden bir ses “Kim o?” diye sormuş.
Ciddiye almış soruyu.
O günden beri cevabını düşünüyormuş.
Belediye Otobüsünün Farzları
Belediye otobüsünün farzları beştir. Birincisi otobüse binerken kartınızı ya da biletinizi kullanmaktır, gerçi olağanüstü durumlarda kullanmayabilirsiniz. Bazı âlimler bunun müstehab olduğunu iddia etmektedir.
İkincisi yüksek sesle konuşmamaktır. Maalesef otobüslerimizde pek fazla ihmal edilen bir farzdır. Fakat, haddinden fazla gürültülü olan çağımızda milletçe sesimizi duyurmak için canhıraş bağırıp durduğumuz hatırlandığında, biraz anlayış gösterilebilir.
Üçüncüsü seyir esnasında kimseyi kesmemek; tanımadığınız insanlara kaş göz etmemektir.
Dördüncüsü eğer uygun bir mazeret bulunabilirse özellikle uzun yolculuklarda büyüklere yer vermemektir. (yanlış söylemedim efendim, ‘vermemek’, şaşırmayınız!)
Sonuncusu ve en önemlisi ise sürekli arkaya doğru ilerlemektir. Bu bizim makus talihimizdir. Hep ters tarafa ilerlemekte milletçe pek mahirizdir. Bu hususta belediye âlimleri arasında ihtilaflar mevcuttur. Pozitif akla işmar eden muteziri kökenli âlimler, eğer bir belediye otobüsünde öndeki koltuklar boş ve yolcu da oturmak niyetinde ise böylesi haklı bir talebin men edilmesinin makul ve insani olamayacağını söylemektedirler. Fakat bazı âlimler, bu tevile katiyetle karşı çıkmakta ve ilerlemenin (eski dile hürmet gösteren bazı kitaplarda buna “terakki” denildiği de görülür. Fakat otobüs ahalisince “lütfen terakki eder misiniz!” cümlesi çok abes kaçacağından maalesef eski dili yad edemiyoruz. Sevenlerinden özür diler, çok daha geleneksel bir metinde buluşana dek gözlerinden öperiz) ancak ayakta olmak kaydıyla mümkün olabileceğinden bahisle bu emrin farz olarak değerlendirilmemesi gerektiğinde ısrar etmektedirler.
Özgürlükçü ve tarafsız oldukları söylenen belediye âlimleri ise söz konusu tartışmalar hakkında bir şura oluşturmuş ve şura sonunda basın açıklaması yapmayı münasip görmüşlerdir. İş bu basın açıklamasını noktasına virgülüne dokunmadan siz değerli okurlarımızla paylaşmaktan gurur duyarız.
“Böylesi netameli ve derin ihtisas isteyen mevzuların ekmek parası için koşturan, çoluk çocuğunun derdine düşmüş, tuttuğu takımın başarısızlığı yüzünden günleri zehir olmuş, yıllardır ay sonunu getiremeyen, yatırlara bel bağlayan, yaşama kaygısı içerisinde bocalayıp duran, oy verdiği partilerden yediği kazıklarla mutlu bir hayata dair umutlarını tamamıyla yitirmiş, kadınları kurtlarını dökebilmek için düğün dernek kollayan, erkekleri hafta sonu maçlarını dört gözle bekleyen; yıllardır tuttuğu milli takımın hala doğru düzgün bir sistem bulamadığına yanan gün yüzü görmemiş taraftar; fiş almayı beceremeyecek kadar çocuk, nazlı bir gelin kadar küskün, neşeli ve değerli halkımızın zihnini bulandırmamak düşüncesiyle daha özel meclislerde tartışılması gerektiğine inanmaktayız.”
Bilgilerini ve gereğini saygılarımızla arz ederiz.
Selman Bayer– Afilli filintalar
Antipatik Bir Yazardan Sıkıcı Bir Not
Kemal Tahir, İnce Memed’e bir nazire olarak da değerlendirilebilecek olan Rahmet Yolları Kesti romanına Andre Maurois’den aşağıdaki alıntıyla başlıyor:
Ahlak düzeni sağlam olmayan ve soyguncularıyla başa çıkamayan bir toplum – ruhunda artakalmış barbarlık duygusunun da baskısıyla – soyguncularına karşı hayranlık duyar.
Kurtlar Vadisi türü yapımların büyük ilgi görmesi ya da Organize İşler gibi tatlı bir güldürüde bile mafyanın içselleştirilmesi böyle bir baskıyla açıklanabilir mi? Bilmiyorum. Maurois’nun sözünü ettiği “barbarlık duygusu” belki de tüm toplumlar için “ahlak düzeni”nden daha baskındır. Ama Rahmet Yolları Kesti’nin Kemal Tahir’in bir çok romanı gibi antipatik olduğu da tartışılmaz.
Antipatik romanlar ya da filmler vardır. Pek çoğumuz da sevmeyiz. Çünkü nostaljide ya da keyifli hayatımızda yaşatmayı sevdiğimiz melodramı tersyüz ederler.
Kemal Tahir insafsızdır; çünkü eşkıyaların bizi sevmeyebileceğini gösterir. Bizse ne çok sevmek isteriz kanımızı içmeye niyetlenenleri.
Korkma Ben Varım…

Bu maskenin altında bir yüz var.
Ancak benim değil.
Ne altındaki kaslardan daha bendir o yüz..
Ne de altındaki kemiklerden.
Bu maskenin altında etten daha fazlası var.
Bu maskenin altında bir fikir var.
…Ve fikirler kurşun geçirmez.
–V for Vandetta–
o söyledi bana bunları ben de dublajı yaptım
Kulağım olmadan duymuş ve söylemiş olacağım bunu, ağzım olmadan söylemiş olacağım, içime söylemiş olacağım, bir an sonra dışıma söylemiş olacağım, belki de hissettiğim şey bu, bir içerisi, bir dışarısı, ortada da kendim, belki de ben buyum, dünyayı, bir yandan dışarısı, bir yandan da içerisi diye ikiye bölen şeyim, dünya jilet gibi ipince bir şey olmalı, ben iki yanda da yer almıyorum, tam ortadayım, aradaki bölmeyim, iki yüzüm var, derinliksizim.
O.Atay
hür olmak-hoş görmek
3H diyorduk hareketimize, Hürriyet-hoşgörü-hukuk
istiyorduk herkes özgür olsun,
kürtmüş,tatarmış,lazmış,çerkezmiş..
insana insan olduğu için değer vermek istiyorduk.
hata mı yapıyorduk acaba..
bol mu geliyordu özgürlük bize.
özgür olunca yularını kaybetmiş at misali savrulacakmıydık vadide.
sadece özgürlük yetecekmiydi bize.
hür olurken başkasının hürriyetini gözetecek miyidik.
yoksa başkasınn kendi hürriyetimizi, “ötekinin” hapsinde mi bulacaktık.
bize faşist diye bağırıp, kahrolsun amerikan emperyalizmi diyenleri kaldırabilecek miydik.
biliyorduk dün çocuklarını presbiteryen mekteplerine gönderenlerin
bugün anti amerikancı kesildiklerini.
anamın başına bir anarşit taşı geldiğinde yine hukuk diyebilecek miydik.
yada taş atanları hoşgörüyle karşılayabilecek miydik.
insana insandan ziyade kafa olarak mı bakacaktık.
yoksa ne olursa olsun insandır deyip sevecek miydik.
acaba yanlış mı yapıyorduk 3H diyerek.
acaba sırtımızdan sopa eksik olmadan adam olmayacakmıydık.
otobüste kürtçe konuşan teyzeye cüzzamlı gibi bakmaya devam mı edecektik.
bizim gibi düşünmediği için Deniz Gezmişin asılmaısna sevinip
bizim gibi düşündüğü için Menderese üzülecek miydik.
bizden olmadığına inandığımız Nazım Hikmetin sürülmesiyle oh çekip,
Akif ve Bediüzzamana ağıt mı yakacaktık.
evet evet biz yanlış düşündük.
önce hürriyet değil,hoşgörü ve hukuk olacaktı
hoşgörü ve hukuk olmadan hürrieyet anca anarşi üretir.
anarşi,anomi ve terör.. hepsi özgürlük ve hürriyet istiyor.
galiba hepimizin Muhamme İkbal gibi demesi lazım.
“Ne Afganlıyız, ne Türküz, ne Tatarız.
Biz Çemen evladıyız, aynı ormanda yetişmişiz.
Renk ve koku ayırmak bize haramdır.
Zira bizi aynı ilkbahar yetiştirmiştir.”
H.Ç
Benim Mini’m
Ne zamandı onu ilk görüşüm?
Muhtemelen ilk görüşümle ilk farkedişim aynı zamana rastlamaz. Ama adı anıldığında aklıma ilk gelen an; Charlize Theron’un The İtalian Job’da (italyan işi) bilmem kaç dakikada, bilmem kaç kilometre yolu, bilmem ne kadar yoğun bir trafikte gidip de iki araba arasına bir erkek “edasıyla” parkedip arabasından indiği o an… İşte o an ben ona vuruldum.. Sene 2003..
Mini Cooper..
Yine aynı filmin devamında, canım arabalara modifiye yapıp da, gücünü arttırmaları sonucunda son aldığı şekil aşkımı bir kat daha artırdı.. Bu öyle sıfatsız hatunların makyaj ve estetikle güzelleşmesine benzer bi modifiye değildi.. Kleopatran’nın gözüne sürme çekmesi, ciğerinden check up a girmesi nevinden, kraliçeye ufak rötuşlardan öteye gitmez.
Bu arada nedendir bilmem, Mini Cooper’a hep dişi bir araba gözüyle bakmışlığım var. Bir A3, bir 1.20 gibi değil de, sanki bunların ardında süzülerek giden, cazibesi ile onları alt eden bir hatun kişi..

1959′da ilk sahneye çıktığında böyle sevilecek miydi? Bu kadar aşığı olacak mıydı nevinden sorular Alec Issigonis’in ilk minisini çıkardığında aklına geldi mi bilmem ama, bugün o aşıklar ne kadar ecnebi de olsa Issigonis’in John Cooper’la tanıştığı güne şükrettiklerinden hiç şüphem yok.
Tabi serüven 2001 yılında tamamen değişir.. Dünün ingiliz sanviçi artık Alman olmuştur.. Mini’k liği bırakıp MINI seviyesine atlaması, kimileri için düş kırılığı olsa da benim gözümde ha Alman, ha İngiliz.. Çizgiden taviz vermedikten sonra ne önemi var..
İşte budur 50 yıllık bir güzele aşkımın hikayesi.
İnşallah kendileri pek kıskanç değillerdir, zira bizde ayran gönüllülük had safhada:)



