Ne zamandı onu ilk görüşüm?

Muhtemelen ilk görüşümle ilk farkedişim aynı zamana rastlamaz. Ama adı anıldığında aklıma ilk gelen an; Charlize Theron’un The İtalian Job’da (italyan işi) bilmem kaç dakikada, bilmem kaç kilometre yolu, bilmem ne kadar yoğun bir trafikte gidip de iki araba arasına bir erkek “edasıyla” parkedip arabasından indiği o an… İşte o an ben ona vuruldum.. Sene 2003..

Mini Cooper..

Yine aynı filmin devamında, canım arabalara modifiye yapıp da, gücünü arttırmaları sonucunda  son aldığı şekil aşkımı bir kat daha artırdı.. Bu öyle sıfatsız hatunların makyaj ve estetikle güzelleşmesine benzer bi modifiye değildi.. Kleopatran’nın gözüne sürme çekmesi, ciğerinden check up a girmesi nevinden, kraliçeye ufak rötuşlardan öteye gitmez.

Bu arada nedendir bilmem, Mini Cooper’a hep dişi bir araba gözüyle bakmışlığım var. Bir A3, bir 1.20 gibi değil de, sanki bunların ardında süzülerek giden, cazibesi ile onları alt eden bir hatun kişi..

MINICooper

1959′da ilk sahneye çıktığında böyle sevilecek miydi? Bu kadar aşığı olacak mıydı nevinden sorular Alec Issigonis’in ilk minisini çıkardığında aklına geldi mi bilmem ama, bugün o aşıklar ne kadar ecnebi de olsa Issigonis’in John Cooper’la tanıştığı güne şükrettiklerinden hiç şüphem yok.

Tabi serüven 2001 yılında tamamen değişir.. Dünün ingiliz sanviçi artık Alman olmuştur.. Mini’k liği bırakıp MINI seviyesine atlaması, kimileri için düş kırılığı olsa da benim gözümde ha Alman, ha İngiliz.. Çizgiden taviz vermedikten sonra ne önemi var..

İşte budur 50 yıllık bir güzele aşkımın hikayesi.

İnşallah kendileri pek kıskanç değillerdir, zira bizde ayran gönüllülük had safhada:)

 

313463_2

Alev Alatlı.. Bir keresinde şöyle bir cümle kurmuştum ve arkadaşım abartıyorsun demişti..
Bu kadın bin sayfalık bir kitap çıkarsa ve kitap sadece düz çizgiden oluşsa ben o çizgileri kitabın sonuna kadar takip ederdim.. Beni nereye çıkaracak, sonucu nereye bağlayacak diye.

Amerikalılara çok büyük iyilik yaptım! diye yazıyor kitabın isminin altında.. Henüz okumuşluğum yok fakat merakla üstüne atlamayı düşünüyorum.. Tanıtım bülteninde ise yazar şöyle diyor..

Herkesten çok da Obama teşekkür üstüne teşekkür etti, biliyor musun?! Niye mi? Belli değil mi, niye olduğu?! Genç adamın en büyük korkusu, iktidarının fare doğurması. Dakka bir, gol bir, Gazze de dikildi mi, karşısına?! Bakar mısın, kör talihe?! Bu saatten sonra da kim yutar, yok Hamas terör örgütüydü de, yok İsrail’in Gazzc katliamı meşru müdafaaydı da şeklindeki lâfazanlıkları?! Ben sana söyleyeyim: Miss “Mommy! Who is doing this to us? ” Mc Kee, bile yutmaz! Endonezya’da büyüdü Hüseyin, kimsenin yutmayacağını, o çocukluğundan beri biliyor. Amerika’yı düştüğü kuyudan çıkarabilmesinin fellow American citizens’e gerçekleri anlatabilmesine bağlı olduğunu da biliyor.

Kimine göre bir roman karakterinden öteye bir kıyeti olmayan isim..

Kimine göre muallimin ta kendisi, ondan öğrendiklerim Rodopluyu fikir dünyamın mimarlarından yapacak kadar çoktur…

Bazısına göre Alev Alatlı’nın ta kendisi, kimine göre ise hiç birisi..

Ama muhakkak ki herkesin yanında olmasını isteyeceği hatun cinsinden değil, her şeye çok karışan, çok bilen bu hatun hiç de bizim erkekliğimizin kabul edebileceği bir türde değil.

Ama, ama..

Nasıl Loreena McKennitt le sırf sesi yüzünden evlenmek istiyor isem, günay rodoplu da aynen,, sırf onu dinlemek için..

Orda Kimse Yok mu??

Günaydan Birkaç Alıntı..

Viva La Muerte..

Türkiyeli sistemin merkezine hiç oturmadı! Ondokuzuncu yüzyıl jön Türk’ü, kendisiyle halkı dediği birileri arasına bir çizgi çektiğinden, onları ‘ıslah edilecek yerliler’ halinde takdim edecek kadar ecnebileştiğinden beri, oturmadı! Anadolu’nun altını üstüne tercih ettiğinden beri, oturmadı! Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye radyolarından Türk musikisini yasakladığından beri, oturmadı! İsmet İnönü üstleri pırtık diye köylüleri Atatürk Bulvarı’na sokmadığı günden beri, oturmadı! Deniz Gezmiş’in asıldığı günden beri, oturmadı! Saidi Nursi’nin naaşının helikopterden atıldığı günden beri, oturmadı! İşkenceci ile işkence edenin, şado-mazoşistik bir kombinasyonda bütünleşmesinden beri, oturmadı! Yeniköy yalılarının sahiplerini öldürebileceğini söyleyen Şiran’ın Ataköy’e yerleşmesinden beri, oturmadı! PKK’nın bebeleri top gibi fırlatmasından beri, oturmadı! Türkiye insanının kendi kaderini kendi eline almaya kalkıştığı her anın, engellenmesinden sonra, oturmadı!”

*********************

Nuke Turkiye-


“Yani ‘ışık’ Müslüman Doğu’dan gelebilir mi? Öyle bir ihtimal var mı?”

Bu kez açıkça gülümsedi Rabin Levi,

“Batılı gözü, küçük kıvılcımları göremez,” dedi. Başını hafiçe pencereden yana çevirdi, Catherine’e geceyi gündüz apan Brooklyn Köprüsü’nü* gösterdi.

“Bunca neonun, bunca ışığı arasında, küçücük bir kıvılcımı kim görebilir? nu, Diana, senin John Winthrop işte bunda yanıldı.”
John Winthrop’u tanıyor olmasına şaşırmadı, “Diana” adını kabullendiği gibi kabulendi Elen Catherine.

“Işık, sigara ateşinin lamba yerine geçtiği karanlıklardan gelecektir,” diye fısıldadı, ” bizim teknokrasimizi eninde sonunda fethedecek olan Orient, Batı’nın bugünkü barbarlığı ile yaptığı gibi teknolojinin adına tapınaklar inşa edip önünde eğilmek yerine, sokakları ve evleri aydınlatmak için kullanacak elektriği. Doğu’dan gelecek insanlar yaşamın gizlerini ve insan ruhunu, neon tüplerinn aydınlığı ile boğmayacaklar. Teknolojik medeniyetin makinelerini kendi ruhlarının ve dehalarının gücü ile dizginleyecekler ve denetim altına alacaklar, tıpkı orkestrasını içgüdüsel bir müzik anlayışıyla yöneten orkestra şefi gibi yönetecekler teknolojiyi..

Bu şarkıyı dinlediğimde neden karışık duygulara bürünüp, günümüzden dem vururken geçmişe de küfrediyorum hala bunu düşünmekliyim.

Galiba Cem Karacadan, yani sözlerin yazıldığı ve şarkının ilk söylendiği günden bu yana pek birşey değişmemiş.

Problem yok, biz alıştık zaten.


Her zaman ki köşenizde
Her zaman ki barınızda
Önünüzde viski ve havuç
Ve bir eliniz çenenizde
Kaşınız hafifçe yukarıda
Bakışlarınız ne kadar bilgiç
Hiçbir şey üretemeden
Sadece eleştirirsiniz

Sinemadan siz anlarsınız
Tiyatrodan müzikten
Heykel resim edebiyat
Sorulmalı sizden
Ekmeğin fiyatını bilmezsiniz
Ama ekonomik poliika
Karılarınızı döverken siz
Ne kadar bilimselsiniz

Bu yaz yine güneydeydiniz
Bol rakı güneş ve deniz
Her şey bir harikaydı ancak
Yerli halkı beğenmediniz
Burda da orda da o aynı barlar
Hep o yarım porsiyon aydınlık
Aynı çehreler aynı laflar
Vallahi hiç değişmemişsiniz

Hariçten Gazel

3H diyorduk hareketimize, Hürriyet-hoşgörü-hukuk
istiyorduk herkes özgür olsun,
kürtmüş,tatarmış,lazmış,çerkezmiş..
insana insan olduğu için değer vermek istiyorduk.
hata mı yapıyorduk acaba..
bol mu geliyordu özgürlük bize.
özgür olunca yularını kaybetmiş at misali savrulacakmıydık vadide.
sadece özgürlük yetecekmiydi bize.
hür olurken başkasının hürriyetini gözetecek miyidik.
yoksa   kendi hürriyetimizi, “ötekinin” hapsinde mi bulacaktık.
bize faşist diye bağırıp, kahrolsun amerikan emperyalizmi diyenleri kaldırabilecek miydik.
biliyorduk dün çocuklarını presbiteryen mekteplerine gönderenlerin
bugün anti amerikancı kesildiklerini.
anamın başına bir anarşit taşı geldiğinde yine hukuk diyebilecek miydik.
yada taş atanları hoşgörüyle karşılayabilecek miydik.
insana insandan ziyade kafa olarak mı bakacaktık.
yoksa ne olursa olsun insandır deyip sevecek miydik.

acaba yanlış mı yapıyorduk 3H diyerek.
acaba sırtımızdan sopa eksik olmadan adam olmayacakmıydık.
otobüste kürtçe konuşan teyzeye cüzzamlı gibi bakmaya devam mı edecektik.
bizim gibi düşünmediği için Deniz Gezmişin asılmaısna sevinip
bizim gibi düşündüğü için Menderese üzülecek miydik.
bizden olmadığına inandığımız Nazım Hikmetin sürülmesiyle oh çekip,
Akif ve Bediüzzamana ağıt mı yakacaktık.

evet evet biz yanlış düşündük.
önce hürriyet değil,hoşgörü ve hukuk olacaktı
hoşgörü ve hukuk olmadan hürrieyet anca anarşi üretir.
anarşi,anomi ve terör.. hepsi özgürlük ve hürriyet istiyor.

galiba hepimizin Muhamme İkbal gibi demesi lazım.

“Ne Afganlıyız, ne Türküz, ne Tatarız.
Biz Çemen evladıyız, aynı ormanda yetişmişiz.
Renk ve koku ayırmak bize haramdır.
Zira bizi aynı ilkbahar yetiştirmiştir.”

Tehlikeyi görünce, korkulu bir rüya görmüşçesine, sırtınızı dönüyor, yeni ve eskisinden daha derin bir uykuya dalıyorsunuz.

Derin bir uyku içindesiniz. Rahatsınız, huzurlusunuz, memnunsunuz! Olup bitenleri görememenin, uyandırılacağınızı düşünememenin keyfini sürüyorsunuz. Saadetinizin hep böyle devam etmesini, hiç uyandırılmamanızı isterdim. Fakat maalesef bir gün gelecek, siz de uyandırılacaksınız. Yazık ki o zaman, “Artık çok geç olacak !” Bir daha uyumak şöyle dursun yatak bile bulamayacaksınız. Ve o vakit, sizin hesabınıza üzülmek yine bize düşecek.

Biliyorum: Düşünmeyi sevmiyorsunuz. Düşünürseniz rahatınızın kaçmasından korkuyorsunuz. “Yuvanızın temeline dinamit koymak istiyorlar.” diyoruz, aldırmıyorsunuz. Sözümüze kulak verirseniz, tedbir almak gerekeceğini anlıyor, zahmete girmek istemiyorsunuz. Bir tek endişeniz var: Gününüzü gün etmek, dilediğiniz gibi yaşamak.

Mücadeleden ürküyorsunuz. Öylesine ürküyorsunuz ki, sizin için yapılan mücadelelerle ilginiz olmadığını göstermek ihtiyacını duyuyorsunuz.

Memleketimizin bin bir davası var. Nizâmımızı yıkmak isteyen düşman kuvvetler sayılamayacak kadar çok. Diken üzerindesiniz. Fakat dikenli bir yolda ayağınızı yaralamadan yürümenin mümkün olmayacağını unutuyorsunuz.

Tehlikeyi görünce, korkulu bir rüya görmüşçesine, sırtınızı dönüyor, yeni ve eskisinden daha derin bir uykuya dalıyorsunuz.

Canınıza kastedenler, her geçen gün yatağınıza daha fazla yaklaşıyor, korunma imkânlarınızı gittikçe azaltıyorlar.

Hiçbir feryat sizi uyandırmıyor, tehlikeyi anlamanızı temin etmiyor. Yaklaşan düşmanın ara sıra yumruğunu yiyor, hassas bir yerinize iğne batırılmış gibi şöyle bir sıçrıyor, şaşkın şaşkın bakıyor ve sonra da sayın başınızı yastığa gömüyorsunuz.

Kurtuluş ümitlerine vedâ etmeden uyunmanızı istiyoruz.

İyi niyetimize akıl erdiremiyor, gayretlerimize yabancı kalıyorsunuz. Hatta biz olmasak daha rahat uyuyacağınızı sandığınız, bu yüzden bize düşman kesildiğiniz bile oluyor. Yine de baş ucunuzda davul çalmaktan vazgeçmeyeceğiz.

Gözünüzün açılması için ne mümkünse yapacağız.

Gafletten sıyrılmaya, biraz da sizin çalışmanızı bekliyorsak, acaba haksızlık mı ediyoruz?

Galip ERDEM / Yeni İstanbul-3 Ocak 1963

Eğer sıkılmaz da okur iseniz Üstadın nobel hakkındaki yorumuna hayretler içinde kalacaksınızdır. Orhan abimizin Nobel almasından çok önce yapılmış bu konuşma doğruluğunu hala koruyor ise; sus payımızı almış bulunmaktayız.. Eğer hükmünü kaybetmiş bir konuşma olarak nitelendiriyor iseniz sahip olduğumuz Nobel edebiyat ödülümüzle kıvanç duymaya devam edebilirsiniz.

Merak ediyorum bu nobelin maddi bir değeri var mıdır? Hani 80 yaşına gelip de maddi sıkıntıya düşen yazarlarımız için bir güvence teşkil edebililir.

İnsanlık büyük bir aile, biz de bu aile’de kendimize düşen şerefli mevkii almak zorundayız. Yalnız bu ailede de Kabiller ve Habiller var. Asırlardan beri iki medeniyeti temsil etmişiz, iki ayrı dünyayı temsil etmişiz…

Avrupa’nın bizi anlaması, Avrupa’nın bizi gerçek değerlerimizle takdir etmesi düşünülebilir mi? Şimdilik Nobel’in bize, armağanı birbirimizi tahrip için kullandığımız dinamit lokumlarından ibaret. Acaba istikbalde mağrur Avrupa, bizi de kendi ailesinin öz evladı telakki edecek mi? Mükafatlar konusunda bendeniz son derece şüpheliyim. Hakikatte armağanlar cılız kabiliyetleri, ölüme mahkum kabiliyetleri, yaşatmaya mecbur birer yardımcıdırlar. Yani birer koltuk değnekleridirler. Şimdiye kadar hiçbir “deha” armağanlar sayesinde insanlığa kendini kabul ettirmemiştir. “Deha” herşeyden evvel uzun bir sabırdır, mücadeledir, kavgadır, fetihtir…Kaldı ki Nobel’in edebiyat mükafatı, kendi aile fertlerine ihsandan ibarettir. Gerçi arada bir uzak iklimlere kadar ihsanlarını rageyan etmek cömertliğini gösterir. Fakat kendi anlayacağı, kendi dünyasını güzelleştiren, kendi manevi ikliminde yetişen insanlar nail olabilir bu mükafatlara..

Bir kelimeyle şairlerimiz Nobel’den mükafat alamazlar. Çünkü, şiir tercüme edilmez, millidir ve anlaşılmaz. Edebiyatın diğer kolları ise, henüz ülkemizde yeni yeni varlıklarını sürdürmektedirler.. Bu itibarla o sahalarda Avrupa’nın emellerini okşayan, Avrupa’ya kendini güzel gösteren ve günahlarını unutmasına yarayan büyük eserlerimiz yok. Eğer şiir tercüme edilebilseydi Nobel’i bir Fikret’in alabileceğini, bir Nâzım’ın alabileceğini düşünürdüm. Eğer roman milli ve edebi bir mahsul olmasaydı, pekala Kemal Tahir aklıma gelirdi…Fakat bugün; evvela gerçek olarak Avrupa huzuruna çıkaracak edebiyat nevîlerimiz yok. Nobel belli bir kültürdür. Sonra Nobel, mükafatlarını kader gibi rastgele dağıtmaktadır. Mesela bir Senkiyeviç. Senkiyeviç’in “Kovadis”i sadece Avrupa’ya kendisine çok süslü, çok muhteşem bir tasvirini sunduğu için mükafata layık görülmüştür…”Kovadis”i saraylardan kulübelere uçuran rüzgar; Avrupa’nın gururunu okşayan, Avrupa’ya kendi benliğini çok daha güzel, çok daha kusursuz, çok daha az çirkin gösteren bir rüzgardır. Curchill. Edebiyat dünyasında herhangi bir isimdir. İnsanlık ölçüsünde yaratıcı değildir. Ama kapitalizm sadece Curchill kendi zaferlerini kazandı, belli bir düzeni müdafaa etti, diye…mükafata layık görülmüştür. Misalleri sonuna kadar sıralayabiliriz.

Hülasa edelim: Edebiyatçının, “fikir adamı”nın herhangi bir “kurulu düzen”den, herhangi bir “müessese”den, herhangi bir “otorite”den isteyeceği tek şey vardır; Hürriyet içinde kendini ifade etmesine ses çıkarılmaması…Hakikatte mükafat bir “kanat” değildir, fikir adamı için…bir zincirdir. Biz bu zincirden tamamen müstağniyiz.

Cemil MERİÇ / TRT 1 – 1983

1721 senesinde Anthony Askew isminde bir ingiliz doktoru kütüphanesinde bulunan nadir bir anatomi kitabını insan derisi ile cildletmişti. İnsan vücudunun muhtelif aksamından bahseden böyle bir kitabın yalnız insan derisi ile cildlenebileceğini iddia eden bu doktor tedavisi imkansız görülen hastalıklardan birine tutulmuştu. Bu da “Bibliomanie” denilen bir nevi kitap hastalığı idi. Koleksiyon yapan her kimsede olduğu gibi onda da nadir kitabın veya bir cildin bulunması şarttı. Askew, Yorkshire’de büyücülük yaparken yakalanıp idam edilen bir kadının derisini satın almış ve kitabını bununla kaplamıştı.

 

ilk olarak on altıncı asırda Holandada görülen bu hastalık kısa bir zamanda bütün Avrupayı kaplamış ve birçok memleketlerde Askew’in “insan derili” kitabına benzer kitablara malik olmak için çırpınan kimselere rastlanmıştır. Fakat bu hastalığın merkezini Londra teşkil etmiştir. 1790 senesinde gene bir ingiliz doktoru John Hunder bu sefer deri hastalıklarından bahseden bir kitabı nasılsa eline geçirdiği bir ölünün derisi ile cildletmiştir.

“Bibliomanie” hastalığına tutulanlar ekseriya yalnız bir mevzu üzerinde kitab toplamaya çalışmışlardır ve çalışmaktadırlar. Bunların arasında gök yüzünün esrarından bir kelime anlamayıp astronomi kitapları toplayanlara, askerlikle alâkası olmayıp harb stratejisi hakkında şimdiye kadar yazılmış eserleri arayanlara, hayatları boyunca evlemeyip, kadını tanımamalarına rağmen durmadan cinsî münasebetlerden bahseden cildleri araştıranlara rastlanmıştır ve rastlanmaktadır.

“Bibliomane”lar ekseriyetle kitablarını kimseye göstermez ve yıpranır korkusu ile ellerini bile bu hazinelere dokundurmazlar. Hattâ altın pahasına satın aldıkları kitabları paketlerinden çıkarmadan ölinceye kadar sakladıkları vakidir. Bunlar arasındaki şiddetli rekâbet yukarıda bahsettiğim “mezar bibliomanie”sini yaratmıştır.

1920 senesinde Mercure de France isimli Fransız dergisinde çıkan bir makale tıp talebeleri ile doktorların bilhassa bu hastalığa tutulmakta olduklarını ve bunlardan bazılarının otopsiler esnasında kaçırdıkları insan derilerile kitablarını cildlettiklerini yazmaktadır. Bu makalede şu hâdise de nakledilmiştir: “1881 senesinde tıp fakültesi talebelerinden biri yalnız “ölüm” den bahseden kitabları toplamakta olan bir arkadaşına yılbaşı hediyesi olarak insan derisi ile cildlettiği Theophile Gautier’in “Ölüm Komedyası” isimli eserini vermiştir.

O senelerde Paris mücellidleri “mezar bibliomanie”si denilen hastalığa tutulanların sayısız olduklarını söylemişlerdir. Bunlardan birine başvuran bir bibliomane gayet nadir bir kitap getirmiş ve bunun insan derisi ile cildleneceğini söylemiştir. Kitabın ismi “Mercier de Compiegne’in memelerinin methüsenası” idi. Cild meraklısı şahıs kısa bir zaman evvel ölen bir kadının memelerini de getirmiş ve kitabının sırtına yazı yazılmayıp süs olarak meme başlarının konulmasını istemiştir.

Müşterisinin ismini vermiyen aynı mücellid bu şahsın bir müddet sonra yeniden dükkânına uğradığını ve bu sefer de Alexandre Dumas’ın “Üç silahşorlar” isimli kitabının nadir bir tab’ını getirdiğini söylemiştir. Bu kitab da boğularak öldüğü iddia edilen bir bahriyelinin derisi ile cildlenmiştir. Mücellid, bahriyelinin yalnız düello yapan silahşorlarla dağlanmış göğüs derisini kullanmak emrini almış ve kitab o şekilde cildlenmiştir.

Fakat bu sahada en ileri giden ve eşine ender raslanır bir cild sahibi olan muhakkak ki Fransız Tıp Fakültesi talebelerinden Aimé Leroy olmuştur. Bu talebe bir gece mezar açarak ?air Delille’nin cesedinden deri parçaları çalmış ve bu ölü tarafından tercüme edilmiş olan “Les Georgiques de Virgile” i bu deri parçaları ile kaplatmıştır. Bu kitap 1906 senesinde Aime Leroy’un torununun kütüphanesinde elan bulunmaktaydı.

Gene Fransada bir çok eseri ile tanınmış olan Flammarion, kitaplarından birini insan derisi ile kaplatmıştır. Fakat bu hâdisenin bir mecburiyet altında vuku bulduğu bayan Flammarion’nun hatıratından anlaşılmaktadır. Bayan Flammarion’a göre kocasına derin bir hürmet besleyen bir Rus kontesi vasiyetnamesine bir kayıd koymuş ve sırtının derisi ile Flammarion’un “Tohrak ve sema” isimli kitabının cildlettirilmesini istemiştir. Kontes ölünce de Flammarion bu son arzuyu yerine getirmek için kitabını istenilen şekilde kaplatmıştır.

Kitapları okumak değil, fakat saklamak için toplayan bu hastalar “zararsız deliler” olarak tarif edilmektedir. Aradıkları nadir bir kitabı bulamamak bu gibilerin sıhhatlerini bozmakta ve bazan onları deliye çevirmektedir. Fransız müverrihleri, incil’in hayalî bir tabını aramakla ömrünü geçiren Marki dö Chalabre’ın bu kitabı bulamamanın verdiği kederle intihar ettiğini de nakletmektedirler.

 

 

 

Ömer Sami Coşar – Meraklı Bahisler

 

Cumhuriyet Gazetesi. No: 9042 / 15 Ekim 1949. s. 2.

 

 

Okumadığım bi dünya kitabım yığılı olduğu halde, deliler gibi almaya devam eden ben acaba bu hastalığa mı yakalandım diye düşünmeye başlamadım değil:)

 

Üzerinde uzun uzadıya düşünülecek bir konu üzerine, şahsı kanaatimce albert tarafından yazılmamış olan ve içinde irdelenmesi gereken birkaç mesele barındıran bir yazı..

Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar; Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?

Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar.- Evet her şeyi Tanrı yarattı!

Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine “evet efendim” diye yanıtlar.

Profesör devam eder;

- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan varolduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız “Kesinleştirme” prensibine göre de Tanrı şeytandır.

Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.

Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve – Bir soru sorabilir miyim profesör? der. Profesör de sorabileceğini söyler. Öğrenci ayağa kalkar ve “Soğuk var mıdır”? diye sorar.

Profesör;

- Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır, diye yanıtlar. “Sen hiç soğuktan üşümedin mi?

Öğrenci;

- Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur. Yaşamda realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir, der ve devam eder,

- Profesör, karanlık var mıdır?

Profesör ;
- Tabi ki vardır.

Öğrenci yanıtlar,

- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü, karanlık da yoktur.Yaşamda /realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekanı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekanın / uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekan için kullanılan bir kelimedir. Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;

- Efendim şeytan var mıdır?

Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar;

- Tabi ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde onu görürüz. Şeytan /kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir, der.

Öğrenci devam eder;

- Şeytan yoktur efendim.Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak tanrının yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan / kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir. Profesör yerine oturur.

Genç öğrencinin adı ALBERT EINSTEIN’dır

Mesele..
Yerine ikame edilecek kelime bulunmayan büyük mefhumumuz.
Nedir mesele..
Anlamak mıdır..
Yoksa anlamak mı…
Anladığı ile amel etmek mi..
Anlamadığı halde taklit etmek mi..
Dinlemek,anlamak ve kendini bilmek midir???
Necip ve Fazıl üstadımız… “Bana meselesi olan biri gelsin…. Meselesi olan biri!!” der.
Var mı meselemiz.. Varsa nedir?
Kimi der mesele ahenktir,. Bu da duyulanın yaşanması ile olur..
Mesele yaşamak.. Yani ihya..
Ya da gerçekten “olmak ya da olmamak mıdır?.”
Yoksa ne olmaktır, ne de olmamak mı?.
Belki de var olmaktır,,
Varlığın gayesi ile var olmak..
Sonra da var olanlar ile Varlığın sahibi ile var kılınmak..
Mesele değerlerimiz midir?.. Kendi öz değerlerimiz!!!
Anamıza öf deyişimiz, Babamıza ters bakışımız mıdır?
Niceliğin egemenliği ya da beşeriyetin terakümü olabilir mi?.
Belki de ‘yeni’ ile ‘iyi’nin savaşıdır mesele..
Yeninin iyiye çelme takması…
Barutlu borudan çıkanın onları değil de bizi vurması mıdır?.
Yoksa zirvelere aşık olup,tepecikle yetinmek mi..
Hatun ya da er kişinin gözüne bakmaması, peşinden koşmaması mı..
Kimine göre demokrasi,teokrasi,oligarşi..
Kimine göre sosyalizm, kapitalizm, liberalizm..
Kimine göre anarşi,anomi terör.. Kimine göre özgürlük..
Kimine mahalle baskısı..Kimine simge safsatası..
Kimine muğlak..Kimine mutlak..
Kimine Celalinden cefa, Kimine Cemalinden sefa..

Velhasıl ihvanlar.. Çıkamadım bu işin içinden.
Nedir mesele??

İşte hayat böyle bir serüvendir..
Meselelerin peşinden koşmakla geçer..
Herkesin vardır bir meselesi..
Aynı zamanda reçetesi…

Peki sizce nedir mesele?
Hiç düşündünüz mü..